Hüsnü Şenlendirici ile Bodrum da sıcak bir sohbet

Hüsnü Şenlendirici ile Bodrum Sohbeti

Bu içten ve sıcak röportaj için Hüsnü Şenlendirici’ye çok teşekkür ederiz…

Öncelikle Taksim Trio ile başlayalım isterseniz… Çok uzun süredir birbirini tanıyan müzisyenlerin sahne hayatı daha mı kolay oluyor? Sahnedeki duruşunuz birbirinizi etkiliyor mu?

:Tabi ki uzun zamandır tanışmanın getirdiği avantajlar ama İsmail ve Aytaç’ dan daha eski tanıştığım müzisyen arkadaşlar var, onlarla böyle çalamıyorum. Burda başka bir şey devreye giriyor demek ki…Onlar gerçekten müzikalitesi çok yüksek müzisyenler, özellikle de enstrüman hakimiyetleri çok üst sınıfta. Elbette birlikte çalmaktan keyif almak da var. Tam adına yakışır bir şekilde bütün paydalar üçe bölünüyor.Hepimiz hem birbirimizi dinlemek hem de birlikte çalmak için girdik bu işe. Zaten İlk önceleri kendi keyfimize çalıyorduk, sonra dinleyen arkadaşlarımızın bunu bir albüm yapın herkes dinlesin tavsiyesinden sonra albümü yaptık. 5 yıl önce yaptığımız bu albümle (Doublemoon) dünya müziği listelerine girdik ve de 12 haftaya yakın ilk 10’da kaldık. Çok fazla kimsenin haberi yok bundan. 1.5 yıla yakın bir ayrılık döneminden sonra son bir yıldır Türkiye’nin dört bir yanında çalıyoruz. Nisan ayından itibaren de Avrupa turnesi yapacağız yine.Yaklaşık 20 farklı  şehirde, farklı festivallerde çalacağız iki ay boyunca.
 Doublemoon’dan başka albümünüz yok..sebebi yoğun konser programları mıdır..  yeni albüm ne zaman??

Aslında şu anda ikinci albüm üzerinde çalışıyoruz. Şubat ayında çıkacaktı ama böyle yoğun bir döneme denk geldiği için sanırım Nisan ayı ortalarında bitirmiş oluruz.
 Grubun adındaki Taksim’i çok beğeniyorum.. asıl anlamı müzikal bir terim mi, İstanbul Taksim mi?

İkisi birden.. Taksim , İstanbul’un, bir anlamda Türkiye’nin merkezi. Birçok müzisyenin de memleketlerini bırakıp geldiği ve müziğine devam etmek istediği yer İstanbul . Türk müziğinin içindeki taksim ise doğaçlama yapılan müziktir. Biz de bir anlamda müziklerimizi taksim şeklinde sunuyoruz.
Sosyal medyayı çok iyi kullandığınızı görüyoruz. Çok sayıda ve de çok sıkı takipçileriniz var. Bu ilgiden memnun olmalısınız. Dinleyenlerinizle her daim diretkt iletişime geçebilmek, arada bir gazeteci  ve de söylem farklılığı olmadan kendinizi ifade etmek hayatınızı kolaylaştırıyor mu?

İstediğimi noktasına virgülüne kadar kendim hakim olup yazabiliyorum. Fakat bu durumun güzel olduğu kadar tehlikeli durumları da var. Mesela ilk twitter kullanmaya başladığımda, her seferinde Hüşnü Şenlendirici’ye bakıyordum. Bana gönderilmeyen ama benim hakkımda yazılanları okuyordum.Herkes, herkes hakkında iyi düşünmek zorunda değil elbette ama birini hiç tanımadan söylenen olumsuz şeyler olabiliyor. Bir ara onlara takıldım ama sonra gerçekten gereksiz olduğuna karar verip hiç kaile almamaya karar verdim. Ama bu gibi şeylerin olması da bizlerin hayatında  normal, artık bunu anlıyorum.
Müziğinizi evrensel bir platformda icra ediyorsunuz.. Bir çok ulusdan takipçiniz var.. Ama en etkiliyici olan caz -arabesk – pop  sizin için farketmiyor sanırım.. Bunda aldığınız müzik  eğitiminin etkisi  mi var yoksa müziğin evrensel olması yeterli mi?

Aslında müziğin evrensel olması yeterli ama bunu pekiştirmek ve daha iyi yerlere taşıyabilmek için müziği bilmek gerekiyor.Benim 4 yıllık konservatuar eğitimim İstanbul Teknik Üniversitesi, Çalgı Eğitim Bölümü’nden. Bunun benim klarnetim üzerinde büyük bir etkisi var.4 yıl boyunca Klasik Batı Müziği çaldım, çok iyi metodlar bitirdim ve bunun klarnet tekniğimi çok ilerlettiğini düşünüyorum. 4-5 yaşlarında başladığım bir enstrümana daha sonra teknik ve bilgi olarak çok şey kattım. Gerçi okuldan atıldım sonra ama ne güzeldir ki yıllar sonra beni çağırıp ödül verdiler.
 Sanırım İngilize dersi yüzünden atılmışsınız okuldan..

Evet ve bende öyle bir ters etki bırakmış olmalı ki hala öğrenemedim İngilizceyi..
Fakat İngilizce bilmemek bir sorun yaratmıyor ; Londra , New York, Balkanlar her yere gidiyorsunuz…

Galiba son yıllarda yurtdışına en çok giden müzisyenlerden biriyim. Bir de gittiğim yerler iki yüz kişilik kulüpler falan değil. Dünyanın en önemli sahnelerine, festivallerine katılıyorum ve de birinci sınıf müzisyenlerin çıktığı sahnelerde çalmak bana ayrı bir keyif veriyor. Bu tabi insanı yarınlara taşıyor. Türkiye’de de güzel işler yapıyoruz ama burada durum biraz farklı. Hafif bir piyasa tarafımız var ister istemez. Biz elbette çalarken canımız ne isterse onu çalıyoruz, ondan ödün vermiyoruz. Diğer taraftan bizde de biraz piyasacılık var; arabesk, Türk Sanat Müziği var ama mesela oyun havaları yok Taksim Trio’da. Çıkılan yolda bir çok şeyden ödün verebiliyoruz Taksim Trio olarak.Normalde bu grupdaki müzisyenler çok daha fazla para kazanırken, Taksim Trio söz konusu olduğunda hem finansal olarak hem de hayat konforundan;uçağından oteline kadar, bir çok şeyde fedakarlık edebiliyoruz. Hem birlikte çalmak adına hem de Taksim Trio’yu daha ileriye taşıyabilmek adına. Eminim ki; eğer yaşarsam, 60-70 yaşına gelene kadar Taksim Trio ile dünyayı dolaşmaya devam edeceğiz.
Giora Feidman , Selami Şahin ve daha onlarca sanatçıyla müzik yapıyorsunuz…

Bu renklilik çok keyifli. Okul yıllarında pavyonda, barlarda, düğünlerde kına gecelerinde, birçok farklı sanatçıyla çalmak, oryantale eşlik etmek bu yelpazeyi inanılmaz bir şekilde renklendiriyor. Bazen ben de düşünüyorum ama; Giora Feidman ile Marcus Miller ile  çalıyorum. Ertesi gün kendimi  bir kına gecesinin içinde oyun havası çalarken buluyorum. Tekdüze bir müziğim yok, her yerde ve her şekilde çalabilmek güzel.
Konserler, festivaller,tv programları..NY, Balkanlar ve bir çok şehir..hep müzik mi var hayatınızda? Zaman yönetiminde başarılı mısınız?

Zaman yönetiminde çok fazla başarılı değilim, biraz da programsızım. Kendimi çok fazla emanet ediyorum menajerime ve asistanıma. Onlar biliyorlar ama ben yarın ne yapacağımı bilmiyorum çoğu zaman.Onlara bırakıyorum programlamayı ve ben sadece çalıyorum. Demek istediğim müzik yönlendiriyor hayatımı.
 Müziğinizde hep bir hüzün var sanki.. Bu ruhu yorar mı?

Evet hüzün var. Aslında şöyle; bizim insanımız melankoli durumunu seviyor ve bizim aşık olmamız da, dertlenmemiz de farklı. Dünyanın çok az yerinde gördüm kendi halk müziğini dinlerken böyle ağlayan insanları.. Şarkı birini anımsatıyor, bir anısını hatırlatıyor; ille de aşk değil ama bu! Çocuğunu, kardeşini  de düşünüyor, yaşanmışlıklar geliyor aklına ve ağlıyor. Fakat bu bize özgü olduğu için beni hiç rahatsız etmiyor. Genelde de duygusal şarkılar çalıyorum. Aslında soyadımı çok da yaşatamıyorum J ama benim de duygum bu. Ben de hüzün seven biriyim. Biraz da kendi yaşadıklarımı çalıyorum..
 Geçenlerde Adele (ki hüzünlü şarkıların kraliçesi deniyor)artık yeni şarkılar söylemek istediğini ama ne söyleyeceğini bilmediğini söylüyor… Bu anlamda enstrümantel müzik sizi daha mı özgür kılıyor ? Sözler bazen duygusal tıkanıklığa takılabiliyor ama notalarınızın aşamayacağı duvarlar yok gibi hissediyor musunuz?

Enstrümantel müzik elbette daha özgür bırakıyor sizi. Bir de bazı şeyler var ki fazla düzene girdiğinde, herşey yolunda gittiğinde yaratıcılığınızı her anlamda etkileyebiliyor. Enstrümantel  müziğin en büyük avantajı, sözlerin senin şartlandırmadan, sana ne hissetmek istiyorsan onu hissettirmesi.  İşin içine sözler girdiğinde ise sen o sözlere klip çekiyorsun zihninde, başka bir şey canlanamıyor içinde.
Peki konser mi, sahne programları mı sizi daha çok çekiyor?

Bazı yerler var ki; seyirci ile çok içiçe oluyoruz. Mesela, Trio’da İsmail de Aytaç da çok candan insanlar ve program başlayıp da muhabbet de oldu mu çok samimi bir ortam oluyor.Bazen ipin ucunun kaçtığı da oluyor tabi. Havada şarkı adlarının uçuştuğu oluyor, biri ordan bağırıyor şu olsun, bunu çalın diye… Dengeyi tutturmak önemli. Dinleyiciye yakın olup sahne programı yapmak güzel ama konserler de farklı güzel oluyor. Birbirlerini tamamlıyorlar ve biz de biraz sahne biraz konser  dengeliyoruz. Sadece konser salonu müzisyeni değiliz kesinlikle.

 

Son olarak da elbette bir Bodrum sorusu… Bodrum, Bodrum’da olmak size neler hissettiriyor?

Bodrum’ a uzun yıllardır geliyorum. Küçük yaşlardan beri bir çok sanatçıya eşlik ettiğimden, yazları konserlere gelirdik buraya. Bodrum o zamanlar, benim için ‘vayy, Bodrum’idi..Gençlik işte! Sonra kendi konserlerime gelmeye başladım, burda arkadaşlar edindim derken son dönemlerde Bodrum benim için daha çok ‘Mandalin’i anımsatıyor. Kış ayları sonlarındaki bu programları çok seviyorum. Mandalin’de çok özel bir seyirci oluyor, daha çok Bodrum’da yaşayanlar.Her geldiğimde de Artemis’de kalmayı tercih ediyorum. Çok lüks değil ama en güzel yerdeyiz bence. Çok rüzgarlı olmadığında kumların üzerine atıyorum sandalyemi, keyif yapıyorum. Kapıdan çıkıp adımımı denize ve Bodrum sokaklarına atmak beni çekiyor.

 


konaki
This site is protected by WP-CopyRightPro